Bize öğretildiği şekliyle ve eğer genetik bilimine ilginiz de varsa, ‘’DNA molekülünün yapısını kim keşfetmiştir’’ diye sorulduğunda hiç düşünmeden ‘’Francis Crick ve James Watson’’ deriz. Hatta Watson ve Crick, DNA hakkındaki çalışmalarıyla Nobel Tıp Ödülü’ne (1962) dahi layık görülmüşler. Günümüzde hala kullanılan DNA sarmalı modelinin ilk kez kendileri tarafından keşfedildiği sanılırken, aslında artık bu soruya cevap verirken iki kez düşünmemizi gerektirecek bir gelişme oldu!

DNA Modelini İlk Kim Buldu?

Watson ve Crick’ten yaklaşık 150 yıl önce, 25 yaşında gencecik İsviçreli bir biyokimyacı, Friedrich Miescher, hücrenin içerisinde yeni bir madde gözlemledi. Eğer onun adını siz de hiç duymadıysanız yalnız değilsiniz.

Miescher, bu yeni ‘’madde’’yi izole etmeyi bile başardı ve çekirdeğin içerisinde ‘’nüklein’’ adını verdiği fosfor içerikli protein yapı hakkında çalışmalar yaptı. ‘’Nüklein’’in genetik özelliklerin nesilden nesile aktarılmasında etkili bir yapı olduğu hipotezini savundu. Miescher ile başlayan bu genetik serüven Avery, McCleod ve McCarty’nin 1944’teki deneyleri ile ve tabi ki sonrasında Watson ve Crick’in 1953’te DNA modellemesini sunmalarıyla, bunu takiben Meselson–Stahl’ın 1958’deki çalışmalarıyla devam etti. Miescher’in ‘’nüklein’’ olarak tanımladığı, bizim ise artık ‘’kromatin’’ dediğimiz yapıların keşfi 19.yy’a kadar dayanıyor. Miescher‘in çalışmalarının ciddiye alınmaması yada döneminden çok ileride olması sebebiyle bir şekilde göz ardı edilen nüklein, 20.yy’a damgasını vurdu ve Watson ile Crick’in Nobel Tıp Ödülü’nü kazanmaları ile sonuçlandı.

Miescher için dönemin şartlarında DNA izolasyonu çok zordu. Sperm hücrelerinden izole etmeye çalıştığı protein parçacıklarını hastaneden temin ettiği bantlarda inceliyordu. 2 yıla yakın süren çalışmalarından edindiği bilgiler dönemin bilim camiasına güven vermemişti. Bunun sebebi ise DNA’yı ekstrakte etmek ve izolasyonda kullandığı solüsyonlardan doğan birkaç karmaşadan ibaretti. Sperm ve kan hücrelerinden ekstrakte etmeye çalıştığı nükleinlerin farklı oluşu spekülasyonlara yol açmıştı. Çalışmaları kabul almış olmasına rağmen Miescher yayınlamakta gecikti, deneylerini yalnızca birkaç ampirik bilgi ile açıkladı. Bu nedenle başta mentoru olmak üzere camianın otör isimleri Miescher’in çalışmalarını güvenilir bulmamıştı.

DNA’nın Anlaşılması

Çalışmalarına yine de devam eden Miescher, 1871’de tesadüfen ‘’protamin’’i keşfetti. Miescher’in keşiflerinden yola çıkarak hücre çekirdeği kavramı giderek anlaşılıyordu. 1882’de Alman sitolog Flemming, hücre çekirdeği yapısını tanımladı. 19.yy’ın ikinci yarısında genetik bilimlerde epey yol kat edildi. Charles Darwin, 1859’da ‘’Türlerin Kökeni’’ni yayınladı. Darwin’in çalışmalarından çok etkilenen Miescher, karbon atomunun genetik yapılanmaya etkisini inceledi.

Genetik bilim, en küçük parçanın bütüne olan etkisini gözlemlemeye çalışırken ve 19.yy koşullarında günümüz teknoloji ve imkanlarından uzak halde, olabilecek en muazzam gelişmelere şahit oldu. Hücre, hücre çoğalma mekanizmaları, hücre içeriği, gen ve genin aktarımı konusunda en önemli adımlar atılmış oldu. Gözle görülmeyen moleküller; gözle görülür değişimlere yol açıyordu. Watson ve Crick’ten önce ve sonra genetik bilime katkısı olan tüm bilim insanlarını saygıyla anıyoruz.

Sağlık Bilimleri kategorisinde bulunan diğer makaleleri de okumanızı tavsiye ederiz!